Not: Ocak 2001 Sayısı için
Bu ay Rumeli Hisarı'nda denizin yanında yaşayan bir grup insan hakkında yazmak istiyorum. İşi gücü denizin yanında takılıp durmak olan bu adamların uzun bir geleneği var, ve değindiğim grup sadece bir boş gezenin boş kalfası yığını değil. Bu adamlar yazar Sait Faik Abasıyanık'ın (aile ismi, yeni cumhuriyetin ilk günlerinde seçilmiş ve "yanık giysili" anlamına geliyor) ait olduğu aynı geleneğin bir parçası. Sait Faik, toplumdışı kalanlar hakkında yazmadığı zaman, zamanını Burgaz Adasında balıkçılar ile geçiren bir adamdı. Aynı şekilde, bu adamlardan biri zaman zaman ortaya çıkar ve kültürel açıdan göze çarpan ya da basit bir şekilde dile düşen şeyler yapar. Örneğin, aramızdaki biri ikinci kitabını yazıyor. (Adı çıkanlar kategorisine uyan) bir diğeri bir filmin, Tabutta Röveşata'nın konusu olmuştu. Bu sonuncusu zaman zaman bir araba çalma arzusuna kapılıyor, araba ile bir süre gezdikten sonra, arabayı temizleyerek bulduğu yere bırakıyor. Bir keresinde telefon şirketinin telefon telini getirip bıraktığı yerden oturma odamıza çekmemize yardımcı olmuştu.
Söz konusu grup zamanının çoğunu, kaldırım seviyesinin altında, sahilin hemen yanında kurulmuş bir takım küçük derme çatma kulubelerde geçiriyor. Bu kulubelerden dört tane var; her biri az çok sorumluğunu almış biri tarafından himaye ediliyor. Hangi sorumluklardan mı bahsediyorum? Bir kere, bakım meselesi var - örneğin, bazen dışarıdan birileri keyfine göre pencereleri kırıyor. Sonra, sürekli bir güzelleştirme eylemi var - raflar ekleniyor, tabaklar, bardaklar, tencereler yerleştiriliyor. Bazıları minik ekim alanlarına, çalılar ve çiçeklere bile sahip. Bir tanesinde bir domates fidesi var. Bu grupta en olağanüstü bulduğum şey, elemanlarının bir çoğunun diğerleri ile 30 yıldan fazladır birlikte olmaları. Şartlara göre (arkadaşım onları tanıyor, onlardan hoşlanıyor ve bazen onlarla gidip oturmayı, yiyip içmeyi seviyor), son bir kaç yıldır onlar ile pek çok saat geçirme fırsatım olmuştu. Hiç biri "eğitimli" ya da "sofistike" ya da "zengin" değil -- fakat bana istemeyerek de olsa Türkiye hakkında bir çok şey öğrettiler ve böylece Türkiye'nin gerçekte neye benzediği hakkında bir kavrayış kazandırdılar.
Bir tanesinin küçük bir balıkçı teknesi var ve çoğu günü (ve geceleri), illaki İstanbul'un başka deniz görmeyen kısımlarından haber getiren arkadaşları ile eğlenerek, teknedeoturarak geçiriyor. Bir evi (ve bir karısı ve çocukları da) var, fakat çoğunlukla teknede. Bu adam, en azından normal standartlara göre bir başarı göstermiyor. Teknenin tamir edilmesinin gerektiği ya da bir kazanın olduğu ve tamir gerektirdiği gerçekten zorlu para sorunlarının olduğu zamanlar var, ya da ... burada tüm ayrıntıları dosdoğru vermek benim için güç. İlginç olan şey, teknenin (ya da tam ona benzeyen adamın) her zaman yeniden görünmesi. Diğer ilginç şey ise adamın kendisi. O bir balıkçı, ekmeğini denizden çıkaran ölmekte olan bir soyun bir elemanı. Boğazda dolanan 124'den çok balık çeşidinin olduğu bir zamanları hatırlarlıyor ve Boğaza bıraktığımız muhteşem miras olan çöp ve zehirin tecavüzünden geride kalan bir kaç çeşidi avlamaya gittiğinde o zamanların hatırasını yaşatıyor. (Ne kadar geliştik değil mi? Evet, evet, geliştik tabii.) Ona göre, artık sadece sekiz çeşit bulabiliyoruz. İsimlerini yazmasını istedim ve şimdi listeye bakıyorum: levrek, eşkina ya da işkine, zargana, mazak, çaça balığı, ilarya, isparı ve hamsi.
Bu sahnede ilk göründüğümde, birbirinin yerini alan şüphe, düşmanlık ve mesafeli nezaket ile karşılandım. Kadınlar hiç bir zaman oraya gitmezler. Benim gitmenin tek nedeni de arkadaşımın oraya gitmesi ve bizim birlikte olmayı istememiz. Yavaş yavaş, tüm bunlar tedricen kayboldu. İlk başta Türkçem olmamasına rağmen (şu anda çok daha iyi), her zaman ne söylediğimi anlamaya çalıştılar ve en sonunda onların hayatına burnumu sokmadığımı anlar oldular. Ben sadece bir başka Amerikalı kapitalist domuz değildim, CIA için çalışan bir gizli ajan değildim ve sadece bir ..... parçası değildim. Ben gerçek bir kişiydim. Ve zamanla, "ben herşeyi bilen bir Türk'üm" tarzının sadece bir cephe olduğunu anlar oldum.
Yaşadıklarım hakkında bir duygu vermek için bir kaç anekdotu paylaşmak isterim.
Bir öğleden sonra, beyaz peynir, ekmek, hamsi yiyerek ve rakı içerek bir kaç saat hep beraber oturduktan sonra, konuşma siyasete döndü. (Adamlar spor ya da ekonomi hakkında konuşmadıklarında siyaset hakkında konuşuyorlar. Bu üç konunun arasına karılarına, kız arkadaşlarına ve genelde cinselliğe değiniler giriyor.) Bu ortamda, uygun bir nokta gibi görünen bir anda, çekingen bir şekilde Türkiye'de, bazıları kendi cebini doldurmayı düşünen ve insanlara hizmet etmek yerine kendi çıkarlarının peşine düşen bazı hükümet görevlilerinin bir sorun olduğunu söylemeye cesaret ettim. Bu çıkışım, bunun sadece bir Türk problemi olmadığı, fakat ABD'yi de mahvettiği hakkında bir yaylım ateşi ile karşılandı. Ben, evet diye karşılık verdim, bu doğruydu, fakat burada bunun daha baskın göründüğünü söyledim. ABD'nin pek umurumda olmadığını, çünkü burada yaşadığımı ve üstelik Türkiye'nin önemli olduğunu ekledim. Sonra sustum ve sadece dinledim. Ve işte. Sonunda herkes hemfikirdi. Türkiye önemlidir. Bunu, ABD gibi "kapitalist emperyalist" ülkelerin her zaman Türkiye'yi nasıl aşağıladıkları hakkında yirmi dakikalık bir konuşma izledi. Sonra, beni şaşırtan bir şekilde, konuşma tekrar geriye Türkiye'deki rezil hükümet görevlileri konusuna döndü ve sonraki bir buçuk saat bunların Türkiye ile sınırlı olmadığı, fakat aslında "evrensel" olduğunu ateşli bir şekilde söyleyen aynı adamlar bundan şikayet edip, Türk politikacılarının halkı nasıl sattığını anlattılar. Ayrıntılara girdiler. Sonunda, öfkeli oldukları ve kendilerini ihanete uğramış hissettikleri netleşti. Gördüğünüz gibi onlar gerçekten bu Cumhuriyet'e inanıyorlar. Onlar için bu sadece bir şov değil. Cumhuriyet gerçek ve onlara göre, kamu yaşamındaki her kişi buna göre yaşamak için çok büyük bir sorumluluk duyuyor.
Bir başka gün, bu adamların ikisi yaşadığım yerdeki parkın yanından arabayla geçiyordu ve korna çaldılar. Köpeği gezdiriyordum ve bakmadım bile. Bana kimin korna çaldığı hakkında hiç bir fikrim yoktu, gözlüklerimi takmamıştım ve hiç bir zaman böyle şeylere önem vermem. Her neyse, sonra bir tanesinin hemen yanımda durduğunu gördüm. Gidip arabayı park etmiş, çıkmış ve bana doğru yürümüştü. Bir şey değil, sadece merhaba demek istiyordu. Karşılıklı hoşbeş ettik. Sonra, allahaısmarladık dedi, geri arabasına döndü, bindi ve sürüp gitti. O ve arkadaşının her ikisi giderken el salladılar. Bu aynı adam dört yıl önce yeni yerime taşınmama yardımcı olmuştu. Onu yerinde ziyaret etmeye gittiğimizde, her zaman muhakkak masanın üzerine temiz bir gazete serer ve bana en iyi tabak ve çatal bıçağı ve balığın en iyi lokmalarını verir. Uzun bir süre oturmuşsak üşümemden kaygılanır. Açıklaması güç, fakat tüm bunlar gerçekten önemli görünüyor.
Bir başka sefer, her zaman çevresi ile akılalmaz bir şekilde tezat oluşturan bir dirhem bir çekirdek bir şıklık örneği veren bir adam geldi, oturdu ve arkadaşım ve benimle satın almayı düşündüğümüz bir ayna hakkında bir konuşma başlattı. Resim çerçevesi yapan ve ayna satan bir dükkanı var gibi görünüyordu. Bize gerçekten iyi bir fiyat verebileceği ortaya çıktı. Vs. Bir süre böyle devam etti gitti ve konuşma başka konulara döndü. Hatırladığım kadarıyla, herkes şu ya da bu konudan heyecanlanıyordu. Bir şey söyledim (şu an ne olduğunu hatırlamıyorum) ve adam bana döndü ve "Karencim" dedi. Herkes bir kahkaha patlattı. Hepimiz kasıklarımız çatlayana kadar güldük, çünkü samimiyet açıkça münasebetsiz bir yakınlığı dışa vuruyordu. Diğer adamlar onu acımasızca tedirgin etmeye başladılar. Arkadaşım da, kıskanç bir öfke sergileyerek oyunu sürdürdü. Ben de olaya girdim ve gurur yapmaya başladım. Gerçekten eğlenceliydi, çünkü belki de ilk kez kırık dökük Türkçem ile bir şakayı becerebilmiştim. Bu üç ya da dört yıl kadar önceydi, fakat o zamandan beri herkesi kahkaha tufanına düşürmek için "Aynacım" (kötü Türkçem üzerinde bir oyun ("camcı" olması gerekiyor -- "aynacı" denmez), o bir ayna satıcısı ve benim canım ("sevgilim")) sözcüğünü söylemem yetiyor. O da şakaya katıldı, çünkü artık bazen karşılaştığımızda beni maksatlı bir şekide "Nasılsınız, Karencim" diyerek karşılıyor. Bazen diğerleri de beni böyle çağırıyor.
En son olarak, eski moda evinin bahçesinde arkadaşımın bir dostunun bize hazırladığı büyük masada geçirdiğimiz bir yaz akşam üstünü unutamayacağım. Rumeli Hisarı'nın tepesindeki yer büyük değilse de, gerçekten çok eski, çok temiz ve çok, çok özen gösterilmiş bir yerdi. Onlarca yıl tüm bir aileyi barındırmıştı ve o gün bizim için aynı şeyi yapıyordu. Tahta masa beyaz bir örtü ile örtülüydü. karısı mutfaktan bahçeye sürekli gidip geliyordu ve masa kısa zamanda farklı meze, et, rakı, peynir ve meyve çeşitleri ile dolmuştu. Kuşların şakıdığını ve sebze bahçesini gördüğümü hatırlıyorum. Yaşlı adamın masasına nezaret edişini hep hatırlarım. İnanılmaz bir şekilde sıcak ve cömertti. Masasında onunla birlikte olmamızdan çok mutluydu ve ona ihsan edilenleri (bencil bir şekilde değil, iyi bir şekilde) paylaşmaktan ötürü çok gururluydu. Kırık dökük kulubelerden birinin yanındaki masada sayısız sefer olanla aynı şeydi. Masa gördüğünüz gibi gerçekten önemli. (Eski, eski Türkiye'de) kadehinizi kaldırır ve "şerefe" derseniz, masanın şerefine içiyorsunuzdur. Ekmeği birlikte koparmanın gerçekten bir şey anlamına geldiğini görüyorsunuz. Bu Bereket'tir. Bu sözcük, bolluk, cömertlik anlamına gelen bir eski Türkçe sözcük. Sözcük eski olabilir - canı sıkılmış bir okur böyle yazmıştı ve üstelik, artık onu kimsenin kullanmadığını söylemişti, fakat rica ederim bunu ayırınız, efendim: bu cemiyet bu sözcüğü sadece bilmekle kalmıyor, normal konuşmada kullanıyor; daha önemlisi sözcüğe vücut kazandırıyor. Her durumda, yiyecek ve içeceği ve kendini paylaşma olgusu zamansızdır ve tümüyle insan olma ile ilgilidir. Bu insanlar bu eski-moda sözcüğün anlamını biliyorlardı ve ne anlama geldiğini öğrenmeme yardımcı oldular. Bunu öğrenmek bir ayrıcalık oldu ve masalarını benimle paylaşmalarından şeref duyuyorum.
* * *
Okurlar Karen-Claire Voss'a karenclaire3@yahoo.com adresine yazabilir.